"Dinde ikrah yoktur" (Bakara, 2:256) ayet-i kerimesi, Hamdi Yazır’ın aktarmasıyla klasik tefsircilere göre ilk olarak şunu ifade eder: Allah, insanları İslama girmeleri için zorlamayacaktır.
İkinci ve en önemlisi olarak Elmalı şu manaya dikkatimizi çeker: dine girdikten sonra da ikrah olmamalıdır. İkrah ancak--"Onlarla savaşın ta ki fitne olmasın" ayeti gereğince--"fitne" durumunda olabilir. "Fitne durumu" ise ancak fitnenin kendisini, mesela silahlı bir ayaklanmayı bastırmak için bir sebeptir; din değiştirtmeye, bazı dini görüşleri kabule veya bazı amelleri yapmaya zorlamak için bir mazeret değildir. Bu durumda fitneciler sulha (küçük harfle islama) zorlanmış olurlar.
Önceki bölümde ortaya konan ikrah anlayışı üzerine Elmalı şu soruyu tartışmaya açar: Cihad müessesesi nerede durmaktadır? Çokça zikredilen "kıtal ayetleri" ile ilişkisi açısından bu ayetin anlaşılması nasıl olmalıdır?
İkinci ve en önemlisi olarak Elmalı şu manaya dikkatimizi çeker: dine girdikten sonra da ikrah olmamalıdır. İkrah ancak--"Onlarla savaşın ta ki fitne olmasın" ayeti gereğince--"fitne" durumunda olabilir. "Fitne durumu" ise ancak fitnenin kendisini, mesela silahlı bir ayaklanmayı bastırmak için bir sebeptir; din değiştirtmeye, bazı dini görüşleri kabule veya bazı amelleri yapmaya zorlamak için bir mazeret değildir. Bu durumda fitneciler sulha (küçük harfle islama) zorlanmış olurlar.
Burada hatırlanmalı ki, Elmalının Nisa 4:135. ayete verdiği mana şudur: ''Adalet ediyoruz diye hevanıza tabi olmayın.'' Klasik tefsirlerde "en ta'dilu" lafzını "en la ta'dilu" şeklinde okuyarak mana verirler. Bunu yapmalarının sebebi, "ta'dilu" fiilini adalet manasına alınca "adale etmeniz için/ adil olarak" gibi manaya gelir. Dolayısıyla "udul etmek, bir şeyden ayrılmak, sapmak" manasına alırlar.
Resimdeki dört meal bu tefsiri esas alarak yapılmıştır. Udul etmek fiili, udul edilen bir nesne alır ve bu nesnenin önüne Türkçedeki den-dan eki manasına Arapça "min" edatı gelir. Bundan dolayı da mealler "from" edatını kullanmışlardır. Elmalı bütün bunlara gerek görmez, çünkü ayeti kerimede "ta'dilu" fiil olumsuzluk edatı "la" almadığı gibi den-dan edatı da almamıştır. Elmalı'nın ayetin lafzına daha sadık kalarak yaptıpı okuma, "adelet ediyoruz diyerek hidayetten sapmak" manasını daha uygun kılar. Bu mana, hem mezkur ayetin kendi konteksi içinde analiz edilmesinden ve hem de bu analiz sonucunun diğer delillerle desteklenmesinden ortaya çıkmıştır.
Resimdeki dört meal bu tefsiri esas alarak yapılmıştır. Udul etmek fiili, udul edilen bir nesne alır ve bu nesnenin önüne Türkçedeki den-dan eki manasına Arapça "min" edatı gelir. Bundan dolayı da mealler "from" edatını kullanmışlardır. Elmalı bütün bunlara gerek görmez, çünkü ayeti kerimede "ta'dilu" fiil olumsuzluk edatı "la" almadığı gibi den-dan edatı da almamıştır. Elmalı'nın ayetin lafzına daha sadık kalarak yaptıpı okuma, "adelet ediyoruz diyerek hidayetten sapmak" manasını daha uygun kılar. Bu mana, hem mezkur ayetin kendi konteksi içinde analiz edilmesinden ve hem de bu analiz sonucunun diğer delillerle desteklenmesinden ortaya çıkmıştır.
Önceki bölümde ortaya konan ikrah anlayışı üzerine Elmalı şu soruyu tartışmaya açar: Cihad müessesesi nerede durmaktadır? Çokça zikredilen "kıtal ayetleri" ile ilişkisi açısından bu ayetin anlaşılması nasıl olmalıdır?
Elmalı’ya göre bu ayet ile kıtal ayetleri arasında nasih-mensuh ilişkisi yoktur. Dolayısıyla, ikisi arasında"ikrah yoktur" hükmünün düşürülmesine götürecek bir tezat yoktur.
1. Elmalı, tezat olduğuna kani olup nesh çözümüne başvuranların dayandığı bir rivayeti analiz eder. Zeyd b. Eslem’den rivayet edildiğine göre kıtal ayetleri mevzumuz olan La ikrahe ayetini neshetmiştir. Elmalı’ya göre bu rivayet genel kabul görmemiştir; çünkü, "nesh burada söz konusu olamaz."
Neden burada nesih söz konusu olamaz?
A. Öncelikle bu ayet, umumi bir prensip getiren ayettir; Kıtal ayetleri ise, genel prensipten istisna yapan ayetlerdir. Bu şu demektir. Esas olan barıştır ve barış ortamında yapılması gereken vazife yapılmalıdır. O vazife de, bir Müslümanın hem kendi kulluğunu icra etmesidir, hem de ila-yı kelimetullah ve tebliğ vazifelerini, mümkün olduğu ölçüde ve şekilde yerine getirmesidir. Bu iki vazifenin her ikisi de genel-geçer vazifedir, zamanla mukayyed değillerdir. İcbar edici sebep yokken, bu vazifelerin yapılması için doğrudan güç ve silah kullanmayı gerektiren bir cihad şeklini gerekli kılmazlar. Elmalı'nın bu yaklaşımına göre cihat'tan anlaşılan silahlı mücadelenin bir ''vazife'' olmadığı, silahlı tecavüzü durdurmada bir ''yöntem'' olduğudur.
Tebliğ, mümkünse bu manada silahlı veya silahsız, güç kullanmak manası ifade eden cihadın hiç işin içine karışmasını istemez. İrşad ve tebliğ vazifesini yapanın da, hem siyasi niyetinin olmamasını, hem de böyle bir görüntü vermemesini ister. Elmalının tefsirini yazdığı yıllarda Bediüzzaman, siyaseti bile irşad ve tebliğin maksadına aykırı görerek, Kur'anı sevdirmeyi insanlara ışık götürmeye benzetir, politik siyaseti de elinde sopa tutmaya benzetir ve şöyle der: ''on elimiz olsa onuyla da ışık tutmalıyız''. Müslümanlar için esas olan, dini, ve o dinin sahibi olan Allahı insanlara sevdirmektir—حـبـبوا الله الى عـبـاده.
Bunun en bariz örneği de, Elmalılı burada zikretmese de hepimizin bildiği ومـا علـى الـرسـول الا البـلاغ)) ayet-i kerimesidir (29:18). Tebliğ vazifesi Kur’anda 11 defa tekrarlanmıştır. Ve Allah Rasulü de Veda Hutbesinde mü’minlere en son bu vazifeyi yapıp yapmadığını sormuştur: الا هـل بـلـغـت؟—tebliğ ettim mi?
Tebliğ, mümkünse bu manada silahlı veya silahsız, güç kullanmak manası ifade eden cihadın hiç işin içine karışmasını istemez. İrşad ve tebliğ vazifesini yapanın da, hem siyasi niyetinin olmamasını, hem de böyle bir görüntü vermemesini ister. Elmalının tefsirini yazdığı yıllarda Bediüzzaman, siyaseti bile irşad ve tebliğin maksadına aykırı görerek, Kur'anı sevdirmeyi insanlara ışık götürmeye benzetir, politik siyaseti de elinde sopa tutmaya benzetir ve şöyle der: ''on elimiz olsa onuyla da ışık tutmalıyız''. Müslümanlar için esas olan, dini, ve o dinin sahibi olan Allahı insanlara sevdirmektir—حـبـبوا الله الى عـبـاده.
Bunun en bariz örneği de, Elmalılı burada zikretmese de hepimizin bildiği ومـا علـى الـرسـول الا البـلاغ)) ayet-i kerimesidir (29:18). Tebliğ vazifesi Kur’anda 11 defa tekrarlanmıştır. Ve Allah Rasulü de Veda Hutbesinde mü’minlere en son bu vazifeyi yapıp yapmadığını sormuştur: الا هـل بـلـغـت؟—tebliğ ettim mi?
Nesh meselesine dönecek olursak, kıtal ayetleri bu ayeti neshedemez, ancak ve ancak ayette asıl olan “ikrahta bulunmamak” prensibinden istisna yapabilir. Bize göre bu bile söz konusu değildir.
“Şimdi ikrah yapabilirsiniz” diye bir durum söz konusu olabilir mi?
Kıtal ayetleri olarak bilinen ayetlerin konusu ayrıdır, bu ayet-i kerimenin konusu ayrıdır. Kıtal ayetleri önceleri silahlı müdafaaya izin verilmeyen Müslümanlara, silahlı müdafaa izni vermektedir. Tebliğ ve irşad vazifesinde yeni bir metot veya anlayış getirmemektedir. Bu iznin alanı, silahlı saldırı karşısında müdafaadır. Bu müdafaa izninin mantığı da, durdurulmadığı takdirde, kanun tanımayan ve engellenmezse her türlü zorlama ve ikrahın kapısını açacak olan güç hakimiyetine yol açma ihtimalidir. Elmalı Hamdi Yazır, bu yaklaşımdan olarak iki ayet arasındaki ilişkiyi şöyle tespit eder: “Lā ikrāhe fid-dīn” nazm-ı mübini, emr-i cihadın gayesini tesbit eder.” “Cihad, tebdil-i din için bir vasıta-i cebriye değil, din-i hakkın ulviyetini fiilen tesbit için bir beyyine-i haktır.” “İkrah ile din olmaz. Fakat, beyyinat-ı akliye ve ilmiyeyi dinlemeyen kefere ve zalemenin tecavüzatı da böyle bir beyyine-i fiiliye olmadan durdurulamaz, her türlü zulm-ü ikraha maruz kalır.”
“Şimdi ikrah yapabilirsiniz” diye bir durum söz konusu olabilir mi?
Kıtal ayetleri olarak bilinen ayetlerin konusu ayrıdır, bu ayet-i kerimenin konusu ayrıdır. Kıtal ayetleri önceleri silahlı müdafaaya izin verilmeyen Müslümanlara, silahlı müdafaa izni vermektedir. Tebliğ ve irşad vazifesinde yeni bir metot veya anlayış getirmemektedir. Bu iznin alanı, silahlı saldırı karşısında müdafaadır. Bu müdafaa izninin mantığı da, durdurulmadığı takdirde, kanun tanımayan ve engellenmezse her türlü zorlama ve ikrahın kapısını açacak olan güç hakimiyetine yol açma ihtimalidir. Elmalı Hamdi Yazır, bu yaklaşımdan olarak iki ayet arasındaki ilişkiyi şöyle tespit eder: “Lā ikrāhe fid-dīn” nazm-ı mübini, emr-i cihadın gayesini tesbit eder.” “Cihad, tebdil-i din için bir vasıta-i cebriye değil, din-i hakkın ulviyetini fiilen tesbit için bir beyyine-i haktır.” “İkrah ile din olmaz. Fakat, beyyinat-ı akliye ve ilmiyeyi dinlemeyen kefere ve zalemenin tecavüzatı da böyle bir beyyine-i fiiliye olmadan durdurulamaz, her türlü zulm-ü ikraha maruz kalır.”
B. "Dinde ikrah yoktur" hükmü üzerine nesih söz konusu olmayacağının diğer bir sebebi ise, bu ayetin nüzul sürecinin sonlarına doğru gelmiş olmasıdır. Yani kıtal ayetlerinden sonradır. Bu aynı zamanda, aşağıda söyleneceği gibi, nasih-mensuh ilişkisi için de engel bir sebeptir.
C. Son olarak, ayet asla neshedilemeyecek bir ifadeyi de kendi içinde taşır: قـد تـبـين الـرشـد من الغـي –doğruluk sapıklıktan ayrılmıştır. Yani Kur’an ahkamı artık belli olmuş, her şey yerli yerine oturmuştur. İşte bu noktada kimseye ikrah olunmayacağı ifade edilmektedir. Bu ifade hem Elmalı’nın baştaki yaklaşımını desteklemektedir hem de burada kıtal ayetleriyle neshedilemeyeceğini göstermektedir.
"Dinde zorlama yoktur" hümü, kıtal ayetleri ile nesholmayacağına göre, kıtal ayetleri ile ilişkisi farklı kategorilerde mi ele alınmalıdır?
C. Son olarak, ayet asla neshedilemeyecek bir ifadeyi de kendi içinde taşır: قـد تـبـين الـرشـد من الغـي –doğruluk sapıklıktan ayrılmıştır. Yani Kur’an ahkamı artık belli olmuş, her şey yerli yerine oturmuştur. İşte bu noktada kimseye ikrah olunmayacağı ifade edilmektedir. Bu ifade hem Elmalı’nın baştaki yaklaşımını desteklemektedir hem de burada kıtal ayetleriyle neshedilemeyeceğini göstermektedir.
"Dinde zorlama yoktur" hümü, kıtal ayetleri ile nesholmayacağına göre, kıtal ayetleri ile ilişkisi farklı kategorilerde mi ele alınmalıdır?
İlk olarak, yukarıda zikredilen, Elmalı'nın tespit ettiği ilişkiyi tekrar etmeliyiz. İkisi arasında klasik yaklaşımın tam tersine bir ilişki vardır. "La ikrahe" ayeti, "kıtal ayetleri" olarak bilinen ve silahlı müdafaaya izin veren ayetlerin hedef ve maksadını tayin eder.
İkinci olarak, iki ayetin hükmü ve konusu aynı kategoride değildirler. Silahlı müdafaa ve tebliğ, birbirleri ile farklı kategorilerde olduğuna göre, ikisi arasında bir nesh ilikisinden bahsetmek tutarlı olmaz. Eğer aynı kategoride olsa ve zannedildiği gibi hükümden istisna değil de tamamen hükmünü ortadan kaldıracak olursa ayetteki "din tamamlanmıştır" kaydını geri almak durumunda kalırız? Yani, haşa, din tamamlanmış, hak batıldan ayrılmıştı, ama artık öyle değil mi diyeceğiz? Veya, irşad ve tebliğ artık bitti, zorla müslüman yapma zamanı başladı mı diyeceğiz? Bu ayetler, Peygamberimiz hayattayken de nasih-mensuh ilişkisi içinde yorumlanmadı.
Elmalı sonuç olarak şunu der: “Cihad ayetleriyle mütebakisinin mensuhiyetine imkan yoktur. Āmm, ba’dennesh [ki söz konusu değildir] mütebakide yine kat’idir. Hasılı, nesh [olsa bile] külli değil cüz’idir.” Yani, Cihad ayetleri, mezkur ayetin hiçbir kısmını neshedemez. Umum mana ifade eden ayetin bazı kısımları istisnaya tabi tutulsa bile, manası yine umumi ve geçerlidir.
İkinci olarak, iki ayetin hükmü ve konusu aynı kategoride değildirler. Silahlı müdafaa ve tebliğ, birbirleri ile farklı kategorilerde olduğuna göre, ikisi arasında bir nesh ilikisinden bahsetmek tutarlı olmaz. Eğer aynı kategoride olsa ve zannedildiği gibi hükümden istisna değil de tamamen hükmünü ortadan kaldıracak olursa ayetteki "din tamamlanmıştır" kaydını geri almak durumunda kalırız? Yani, haşa, din tamamlanmış, hak batıldan ayrılmıştı, ama artık öyle değil mi diyeceğiz? Veya, irşad ve tebliğ artık bitti, zorla müslüman yapma zamanı başladı mı diyeceğiz? Bu ayetler, Peygamberimiz hayattayken de nasih-mensuh ilişkisi içinde yorumlanmadı.
Elmalı sonuç olarak şunu der: “Cihad ayetleriyle mütebakisinin mensuhiyetine imkan yoktur. Āmm, ba’dennesh [ki söz konusu değildir] mütebakide yine kat’idir. Hasılı, nesh [olsa bile] külli değil cüz’idir.” Yani, Cihad ayetleri, mezkur ayetin hiçbir kısmını neshedemez. Umum mana ifade eden ayetin bazı kısımları istisnaya tabi tutulsa bile, manası yine umumi ve geçerlidir.
2. Nesholmayacağının tarihi delili, bu ayet-i kerimenin bazı tefsircilere göre Ehl-i Kitap hakkında nazil olmuş olmasıdır. Yahudi ve Hristiyan ailelere teslim edilip te o dinlere mensup olan Medineli çocuklar, ebeveynleri Müslüman olunca tekrar Müslüman yapılmak istendiler. Allah Rasulü bu ikraha izin vermedi ve ayet nazil oldu.
Bu görüş karşısında, “Müşrikler bunun umumundan hariçtir,” yani, rivayetlere göre ayet-i kerime Ehl-i kitab ile alakalı inmiştir. Bu da hükmün hususi olmasını iktiza eder diye iddia edilse, Elmalı’ya göre böyle bir gereklilik şart değildir. Ayetin umumi ve dolayısıyla muhkem olduğunu ve mensuh olamayacağını söylerken ortaya konan deliller aynı zamanda, nuzul sebebi hususi olsa bile hükmün hususi olmaması gerektiğini söyler. Yani sadece tebliğ vazifesi Ehl-i Kitaba karşıdır, başkalarına karşı gerekmez denemez. Ayetin nüzulü zamanında vaki olan olayın hususiyeti, ayetin manasının da hususi olmasını zorunlu kılmaz.
3. Son olarak, nasih olduğu söylenen ayetin diğerinden önce nazil olması neshe manidir. Müşrik Araplarla mücadele وقاتـلوهم حـتى لا تـكـون فـتـنة و يـكـون الديـن لله emri iledir. “Lā ikrahe” ayeti bu emirden sonra gelmiştir. Önceki sonrakini neshedemez.
Ayetler bir arada değerlendirilirse şu durum ortaya çıkar. İslamın zuhurunda kıtal tamamen yasaktı. Medinenin ilk yıllarında izin geldi ve bazı müdafaa savaşları ve caydırıcı savaşlar yapıldı. Onun ötesinde bu dönemde müşrik Araplara zorla din değiştirme muamalesi yapılmadı. Vahyin sonlarına doğru da "Lā ikrahe" ayeti nazil oldu ve genel sulh durumu yerleştirilip esas kılındı. Gayr-i müslimlere, o zamanın şartları içinde en iyi barış durumu sayılabilecek "dünyevi-karşılıklı faydasal (parasal katkı karşısında koruma ve sosyal hizmet)" üzerine kurulu, iyi-kötü işleyişi içinde bir vatandaşlık ilişkisi getirildi. Bu demek olur ki, esas olan sulhtür ve insanları din değiştirmeye zorlamamaktır. Müslümanların vazifesi aslı itibariyle sivildir. o da, Allahın adını yüce kılmaktır. Ayet ve hadislerin deyişiyle ve hem de akl-ı selimin deyişiyle, O'nu ve O'nun gönderdiği dini, insanlar nazarında aziz ve sevimli kılmak, insanları kendi iradeleri ile tercihe sevketmektir. Kıtal ayetleri zorlayıcı sebeplerden dolayı müdafa savaşlarına izin olarak verildiler ve bu şartla da sınırlı kaldılar.
Netice itibariyle, farklı alanlara hitab eden ayetleri, birbirlerini neshettirmek yanlıştır. Daha isabetli ve tutarlı olan, hepsini beraber düşünmek ve geldikleri tarihi şartları göz önünde bulundurmaktır. Bu yaklaşım içinde Elmalı şöyle özetliyor: “hasılı mana şu olur: Fitne yoksa dinde ikrah yoktur, çünkü rüşd, dalaletten iyice ayrıldı, bunları karıştıranlar belalarını bulurlar.”
Netice itibariyle, farklı alanlara hitab eden ayetleri, birbirlerini neshettirmek yanlıştır. Daha isabetli ve tutarlı olan, hepsini beraber düşünmek ve geldikleri tarihi şartları göz önünde bulundurmaktır. Bu yaklaşım içinde Elmalı şöyle özetliyor: “hasılı mana şu olur: Fitne yoksa dinde ikrah yoktur, çünkü rüşd, dalaletten iyice ayrıldı, bunları karıştıranlar belalarını bulurlar.”
Bu son cümle, itiraf etmeli ki bir soru ile beraber geliyor: fitne olunca ikrah olacak mıdır? “Fitne yoksa dinde ikrah yoktur” ne demektir?
Kısaca ve kanaatımca, ikrah varsa dinde zorlama vardır değil de, fitne çıkaranlara karşı zor kullanılabilir, cezalandırılırlar anlamında kullanılmıştır. Yoksa fitne meselesi, umumen herkesi zorlamaya müracaat etmeyi gerektirecek bir mesele değildir. Bu yukarıda Elmalı tarafından açıklanmıştı. Fitne mevzusu, toplumlarımızda ikrahın en birinci ve önemli çare görme alışkanlığının çok güçlü olması dolayısıyla apayrı ele alınması gerekir.
Kısaca ve kanaatımca, ikrah varsa dinde zorlama vardır değil de, fitne çıkaranlara karşı zor kullanılabilir, cezalandırılırlar anlamında kullanılmıştır. Yoksa fitne meselesi, umumen herkesi zorlamaya müracaat etmeyi gerektirecek bir mesele değildir. Bu yukarıda Elmalı tarafından açıklanmıştı. Fitne mevzusu, toplumlarımızda ikrahın en birinci ve önemli çare görme alışkanlığının çok güçlü olması dolayısıyla apayrı ele alınması gerekir.


Comments
Post a Comment