"Dinde zorlama yoktur" ayetine dair Elmalılı Hamdi Yazır’ın görüşleri -1- (1/14/2012)



Bakara suresinin 256. ayeti: لا اكراه في الدين قـد تـبـيـن الـرشـد مـن الغـي ... الخ: Diyanet Mealinde şöyle türkçeleştirilir: "Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir."

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde özetle şunları söylüyor (Elmalılı'ya ait ifadeler tırnak içinde verilmiştir):
  1. İnsanlar inanmamak için sorumluluğu kadere atarlar ve şöyle derler:
a. “Allah bizim iman etmemizi istiyorsa o zaman iman ettirse ya!”

Bu Mekke müşriklerinin dile getirdiği bir şeydir. Bu yaklaşım tarih içinde şu şekilde de ifade etilmiştir:

b. (bu kısmı Elmalılı zikretmiyor) "Ne yapalım, Allah bizi böyle yaratmış; mümin, veya dindar yaratsaydı öyle olurduk"

Bu minvalde, Elmalı'nın yaklaşımıyla mezkur ayet-i kerime şöyle demiş oluyor. Bu iş zorlama ile olmaz, herkes kendi iradesi ile seçmek zorundadır. Zira, diyanetin meali ile, “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü’min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın? [Yunus, 10:99]”


Bu nokta çok ilginç ve önemlidir. Zira bu bahis daha çok bir insanın başkasını bir dine girmeye zorladığı durumda `onu zorlayamazsın` manasında anlaşılır. Bu mana doğrudur; bununla birlikte Elmalılı'nın siyaktan, ayetlerin lafızlarının taşıdığı lafzi-akli hususiyetlerden, çıkardığı mana hep ihmal edilmiştir. Netice itibariyle de, İslamın temelinde olan teklif sırrı da gözardı edilmiş olur.

Teklif, hür iradesi olan ve onu kullanabilen birisine yapılan bir öneridir; kabul edip etmemesi o insanın kendi tercihine bırakılır. Böylece, bir insanın Allah katında iman edip etmediği, ancak bu şekilde kendi hür ve iradi beyanı üzere belirleyici ve bağlayıcı olur. Bu genel tespitten sonra şöyle devam ediyor.
  1. Elmalılı, فـي الـديـن ibaresinin cümlenin haberi olduğunu söyler. Buna göre ayet-i kerimeye şöyle mana vermek uygun olur: “ikrah, dinde yoktur.” Yani, "din" konusunda ikrah olamaz çünkü dinin mevzusu af’āli ihtiyariye (seçmeli fiiller)dir, ıztırariye (zorunlu veya zorla yapılan fiiller) değildir. İkrah, ef’āl-i ıztırariyeden olarak dinde nehyedilmiştir.
  2. Yukarıdaki lugavi değerlendirmenin neticesi olarak: Bu ayette nehyedilen ikrah, dine girdikten soraki bütün ikrah fillerini de kapsar. İster dine girmeden önce olsun, ister girdikten sonra olsun, her türlü ikrah nehyedilmiştir demek olur.
  3. Hasılı, “Dinin şanı ikrah etmek değil, ikrahtan korumaktır” der ve yaptığı dilsel yorumu inkar edemeyeceğimiz bir akl-ı selim kaidesiyle pekiştirir: “Binaenaleyh, din-i islamın hakim olduğu yerde ikrah bulunmaz veya bulunmamalıdır.”
Ikrah’ın İslamdaki teorik ve ideal yeri bu şekilde formule edilmiş oluyor. Ama realitede ikrah, "İslam ülkeleri" denen yerlerde değişik şekillerde vardır. İlk dönem İslam Fetihleri de bu minvalde, en azından başkaları tarafından, böyle değerlendirilmektedir. Peki bunlar için Elmalılı Hamdi Yazır bir şey diyor mu?

Konunun geri kalan kısmını özetlemeye inşallah devam edeceğim. Allah nasip ederse konuyu hem klasik müfessirler hem de diğer modern dönem tefsir yazarlarının görüşleri ile birlikte değerlendirmeye calışacağım.

Comments